Öyle anlatılır gibi değildi halin
Hatırladığım
Kalabalıktı
İnsan izdihamı içinde kaybolmuş yüzler vardı
Kimi kahkahalar atıyordu
Kimi neşesizdi
Kimi meraklı
Kimi ise yorgun
Sen ise ürkektin
O kalabalıkta ne aradığını merak edeceğim kadar ürkek
O kalabalıkta titreyeceğin kadar ürkek
Parlak ışıklar dokunurken insanların yüzlerine
Yanına geldim
Kalabalıkta saklanmak isteyen bedeninin yanında durdum
İlgisizce
Bir sigara yaktım
Sen ise hissedilir derecede uzaklaştırdın kendini
Benden
Usulca
Fark ettirmeden
Sizde mi sıkıldınız dedim
Gözlerimi kaçırarak
İşte o an
Ürkek bir tebessüm kondurdun dudaklarına
Belli belirsiz
Konuşmak ile konuşmamak arasında
Sallanıp durdun
Konuşmamaya karar verdiğin an
Bedenin hızla uzaklaşmaya başladı olduğun yerden
Ne vakit kalabalıklardan
Ve demir kapıdan çıktın
Merakına yenilemeyip döndün
Ürkek bir merak ile baktın bana
Dediğim gibi
Anlatılır gibi değildi halin
Ürkek bir tebessüme saklandı
Birkaç saniyelik hissin...
02.01.2013 @İpek Sahra
2 Ocak 2013 Çarşamba
ÜRKEK BİR TEBESSÜM
27 Aralık 2012 Perşembe
ÇİNGENENİN KEHANETİ
Bir büyü var içinde
Eski ve bozulmaz bir büyü
Yedi katman yerin altında
Kalpten alınan kan ile yazılmış
Ateş ile kurutulmuş
Doğumun ile damarlarına konulmuş
O yüzden böyle zaman zaman hiddetli
Zaman zaman zalimsin
Ne zaman o büyü kalbinin içinde dolaşıyor
Sen başka bir insan oluyorsun
Ateşin öfkesi ele geçiriyor beynini
Hançerli bir hırsın oyuncağı
Parçalanmış bir savaşın bedeni oluyorsun
Bir büyü var içinde
Dediğim gibi eski ve bozulmaz bir büyü
Zindanlara atıyor vicdanını
Ezdikçe eziyor
Hırpaladıkça hırpalıyor
Ama bir yandan da kalbinin bir köşesinde
Berrak bir şelale akıyor
Tertemiz
Katışıksız bir saflık
El değmemiş bir masumlukla
Ve ne vakit büyü o şelaleye değse
Azaltıyor etkisini
Bir panzehir oluyor hiddetine, zalimliğine
Dedim ya bir büyü var içinde
Bir de berrak şelale
Ve büyüyü bozacak güç
Yine senin içinde…
27.12.2012,@ipek sahra
26 Aralık 2012 Çarşamba
YENİ YIL ve AĞACA ASILMIŞ DİLEKLER
YENİ YIL ve AĞACA ASILMIŞ DİLEKLER
Yine gecenin bir yarısı
Buradasın
Yapayalnız
Karanlığın soğukluğuna
Kar tanelerinin ayazına rağmen
Dudaklarındaki çocuksu tebessüm ile
Yanında getirdiğin çuvalı açıyorsun
İşte o zaman görüyorum
Ay ışığında parlayan gözbebeklerini
Heyecandan titreyen beyaz parmaklarını
Hani yanından olsam
Kalp atışını duyabilirim gibi geliyor bir an
Ve ıslak ile şarkı çalıyorsun
Bundan elli sene önce
Çocukluğumuzda yaptığımız gibi
Ve çuvalın içinden rengarenk dileklerini çıkarıyorsun
Bırakıyorsun çam ağacının ince dikenlerine
Ne vakit çuvalın boşalıyor
Garip bir huzur, mutlu bir yorgunlukla yığılıyorsun karlara
Dileklerin parlıyor ağacın dallarında
Ve umut oluyor karanlıklara...
26.12.2012 @İpek Sahra
9 Aralık 2012 Pazar
İKİ BAKIŞTAN İSTANBUL - Bölüm 1- Periler Köşkü
Sonsuz bir yalnızlıktan uyanmak icin beş dakikan var
Beş uzun dakikan
Işıkların yorucu albenisinin altında
Saklanmış kara bir dünyan
Ve o kara dünyanin icinde kaybolmuş gözyaslarin
Yine de umutlusun
Kıkırdamandan belli
Tertemiz bir kıkırdaman olduğunu söylemiş miydim sahi?
Uzanalı ne kadar oldu ölüme
Kıpırtısız suyun basamaklarında
Duran bedenin öylesi hüzünlü ki
Oyun oynamayi seven biri olduğunu soylesem
Kim inanir ki
Kim inanir ki çatışmalı, gürültülü, heyezanlı bir dünyada
Oyun oynamayı seven bir çocuk kaldığına
Off ne kadar zor uyanmanı beklemek
Bu köşk
Bu yedi katli köşkün her karesinde
Işıkların var
Mors alfabesinden dökülen kelimelerin
Yıllar önce
Sanattan anlamadığını iddia eden
Evini çapulcu pazarına çevirdiğini söyleyenlere inat
Parlıyor resimlerin
Gün batımından sana bakıyorum
Gün doğumundan sana bakıyorum
Yüksek tavanlardan sana bakıyorum
Ve ölümden uyanmanı
Sadece beş dakika bekliyorum
Ölümden uyanmanı
Ve perilerin ışıklı aleminde
Elimi tutmani..
© Tüm hakları İpek Sahra Özgüler' e aittir.09.12.2012
Konagin Ruzgara Fisildadigi
Bir cayin yudumundaydi hayat. Soguk ve nemli bir Istanbul aksamustunde icine akan o ilik tazelikle yikardi insani. Varsa icindeki yaralari yakip daglardi. "Ruzgar esmese iyi de, ruzgar usutuyor insani" ile "hava iyi de nem mahvediyor" arasindaki bombos fark gibi bir gun bugun. Misirli pasalara insa edilmis eski bir konagin bahcesinde yitip gidiyor. Sanki her zamanki gibiymis gibi ama yilda bir, hayat bugun bogaz kiyisindaki gizemli bahcede bir cay yudumu.
Bu magrur, mahcubiyetinden kizila kesmis eski ve gizemli konagin icine garipligine gariplik katan seyler dolmus. Sanki onca yildir konusamamasini firsat bilir gibi, isiklarla bagira cagira ona baska bir dille seslenir olmus insanlar. Bu dili nasil ogreneceklerini bir omur dusunmusler once, ruyaya yatmislar, akillarina olmadik bir anda bilinmedik seyler gelmis, kulaklarina duyulmaz ilhamlar fisildamis. Bu esrari kime anlatsam deyince de konak imdadina kosmus. Konak yuz yildan fazladir biriktirmis icinde yasananlari, onu var edenleri, degistirenleri; biriktirmis tum tarihi, yenenleri , yenileri ve yenemediklerini. Bir yigit canhiras bir sekilde talip olunca onu anlamaya ve anlatmaya, eski ama yenilenmis, yarali ama yararli gogsunu acmis bir hevesle. Bilinmedik diller anlamlar carpmia tum duvarlara, hayallere yarasir guzellikte renkler dagilmis beyazliklara. Sonsuzluk olmus o esrarlar, rengarenk olmus, isik olmus, mesaj olmus, harf olmus. Kimsenin akil edemediklerini bir araya gelip akillara sokmuslar. Hayatin ozu budur desin diye gorenler, gorenler kendilerinin yetersizligini, insanin nasil buyuyebilecegini bir durup dusunsun diye sessiz bir gosteriye durmuslar.
Bu kadar dusunce bir anda dusunce insana biraz agir geliyor. Normalinden cikiyor akil, bilmedigini anlamaya, daha once gormedigini gormeye calismaya basliyor. Bu cifte gizemi cozmeye calismak, hayati baska bir taraftan sorgulamaya ugrasmak yoruyor insani. Hem akil damarlarini aciyor, sinirlarini zorluyor, hem de canini acitiyor. Buyumek gibi, hani boy uzarken bacaklarda garip bir agri olurdu ya kucukken, o unuttugumuz agriyi tekrar hissettiriyor. Insan zayif, insan gafil, kendini korumaya, sindirmeye oylesine muhtac. Bu buyume acisindan sonra bogaza karsi oturup denizde eritesi geliyor aklina yeni kazinanlari, eritip ondan sonra icine alacak gibi. Bu eski konaga sirtini dayayip kis bogazinin mavi gri sularinda huzur ariyor soguktan uyusan elinde, ellerinin uyusuklugunu acar diye umdugu bir bardak -en az yali kadar kizil- cay ile. Ve eritmeye calistigi fikirleri, gecmisini, varligini sorgulayarak bir yudum cayda hayat diye icine cekiyor. Daha guzel gunlerin, daha caliskan bir beynin, daha bilge bir ruhun hayallerini icine hayat doldurdugu bir yudum cayla suluyor.
Bu magrur, mahcubiyetinden kizila kesmis eski ve gizemli konagin icine garipligine gariplik katan seyler dolmus. Sanki onca yildir konusamamasini firsat bilir gibi, isiklarla bagira cagira ona baska bir dille seslenir olmus insanlar. Bu dili nasil ogreneceklerini bir omur dusunmusler once, ruyaya yatmislar, akillarina olmadik bir anda bilinmedik seyler gelmis, kulaklarina duyulmaz ilhamlar fisildamis. Bu esrari kime anlatsam deyince de konak imdadina kosmus. Konak yuz yildan fazladir biriktirmis icinde yasananlari, onu var edenleri, degistirenleri; biriktirmis tum tarihi, yenenleri , yenileri ve yenemediklerini. Bir yigit canhiras bir sekilde talip olunca onu anlamaya ve anlatmaya, eski ama yenilenmis, yarali ama yararli gogsunu acmis bir hevesle. Bilinmedik diller anlamlar carpmia tum duvarlara, hayallere yarasir guzellikte renkler dagilmis beyazliklara. Sonsuzluk olmus o esrarlar, rengarenk olmus, isik olmus, mesaj olmus, harf olmus. Kimsenin akil edemediklerini bir araya gelip akillara sokmuslar. Hayatin ozu budur desin diye gorenler, gorenler kendilerinin yetersizligini, insanin nasil buyuyebilecegini bir durup dusunsun diye sessiz bir gosteriye durmuslar.
Bu kadar dusunce bir anda dusunce insana biraz agir geliyor. Normalinden cikiyor akil, bilmedigini anlamaya, daha once gormedigini gormeye calismaya basliyor. Bu cifte gizemi cozmeye calismak, hayati baska bir taraftan sorgulamaya ugrasmak yoruyor insani. Hem akil damarlarini aciyor, sinirlarini zorluyor, hem de canini acitiyor. Buyumek gibi, hani boy uzarken bacaklarda garip bir agri olurdu ya kucukken, o unuttugumuz agriyi tekrar hissettiriyor. Insan zayif, insan gafil, kendini korumaya, sindirmeye oylesine muhtac. Bu buyume acisindan sonra bogaza karsi oturup denizde eritesi geliyor aklina yeni kazinanlari, eritip ondan sonra icine alacak gibi. Bu eski konaga sirtini dayayip kis bogazinin mavi gri sularinda huzur ariyor soguktan uyusan elinde, ellerinin uyusuklugunu acar diye umdugu bir bardak -en az yali kadar kizil- cay ile. Ve eritmeye calistigi fikirleri, gecmisini, varligini sorgulayarak bir yudum cayda hayat diye icine cekiyor. Daha guzel gunlerin, daha caliskan bir beynin, daha bilge bir ruhun hayallerini icine hayat doldurdugu bir yudum cayla suluyor.
© Tüm hakları Gonca Karakuş' a aittir.09.12.2012. Yazarın diğer eserlerine http://terskoseler.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
NOT: "İki Bakıştan İstanbul" aynı mekanda, aynı zaman diliminde olan iki kişinin hissettiklerini, gözlemlediklerini, kendi dünyalarının süzgecinden geçirerek yazıya döktükleri bir projedir.
İlk bölüm Borusan Contemporary' de Brigitte Kowan' ın "Uzun Sözün Kısası" sergisinde geçmektedir.
Etiketler:
Borusan Contemporary,
Gonca Karakuş,
İki Bakıştan İstanbul
26 Kasım 2012 Pazartesi
JEREMY ve FİLLER
Jeremy filleri düşün!
Güçlerini,
Endamlarını,
Ve sonra boyunlarında duran ince, ip incecik ipe bak.
Gördüğün,
Söylemek istediğiminin ta kendisi
Ne bir eksik, ne bir fazla
Hayatta böyle
Açabiliyorsan yelkenini uzağa
Daha uzağa
Elindekini bırakarak
Sorgulamadan
Kaygısızca
O zaman görüyorsun gökkuşağını
Yıldızları toka yapıp saçına takarken
Güneşe göz kırpıyorsun kimseciklere göstermeden
Bir kuru toprak gibi durmayı öğreniyorsun
Kışın soğukluğunda
Yazın sıcaklığında
Hayat bu
Uzun bir yolumuz olduğunu kim iddia edebilir
Aynı filler gibi
Gücümüz, endamımız yerinde
Boynumuzda ise henüz ip yokken
Binelim küçük bir buluta
Dünyanın binlerce diyarında
Kimi zaman siste
Kimi zaman donda
Duralım yan yana
Dediğim gibi filleri düşün Jeremy
Düşündüğün söyleyeceklerimden ne bir eksik, ne bir fazla…
26.11.2012
© Tüm hakları İpek Sahra Özgüler' e aittir.
26.11.2012
© Tüm hakları İpek Sahra Özgüler' e aittir.
15 Kasım 2012 Perşembe
YAŞAMAK GERİSİ BOŞ
Tarifsiz bir hal içindesin
Birkaç yıldır
Nasıl desem, bir insan düşün ki
Gözlerinin parıltısı gitmiş
Gözü ya telefonda, ya bilgisayarda
Mevsimin kış olduğundan da, yaz olduğundan da habersiz
İşte sen öylesin
Nasılsın desem
Nasıl olduğunu öğrenmek istesem
Yoğunum diyorsun
Bir yarım saat konuşmak istesem
Muhakkak telefonundan gelen ses ya da seni arayan biri bölüyor henüz başlayamamış sohbetimizi
Yanaklarında artık allık var, renk verilmek üzere özenle sürülmüş
Gözlerine parlaklık veren ise şeffaf boyalar
Ne komik
Bir zamanlar şehrin en mutlu ressamı karşımda duruyor
Renklerin tanrıçası
Kendi bile unutmuş renkliliğini
Florasan ışıklarda can vermeye çalışıyor rengi gitmiş boyalarına
Ne vakit eski bir dost, eski candan bir dost
Dese ki “Sana ne oldu böyle” diye
“Yoğunluk, iş yoğunluğu” diyor kendine vurduğu görünmez prangalardan habersiz
İşte o yüzden buradayım ben
Ölmene bile bile göz yummayacak, benimle savaşacak olduğu bile bile hazırlıklı
Bundan sonra zaman
Yağmurun sesini duyma
Rüzgarı hissetme
Delicesine koşma
Bir köpeğe sarılma
Yani yaşamak zamanı
14 Kasım 2012 Çarşamba
JEREMY ve YALNIZ BİR KIŞ AKŞAMI
Gözlerini yum Jeremy
Sımsıkı kapa
Öylesine kapalı olsun ki gözkapakların
Herhangi bir ışık, nefes süzülmesin bedenine
Mevsimin kış olduğunu düşün
Soğuk bir kış akşamı
Hatta şöyle yapalım soğuk bir kış akşamı olmasın
Ayaz dolu bir kış gecesinde
Evinden uzakta olduğunu düşün
Evinden çok uzakta, bir yelkenin güvertesinde yapayalnızsın
Ve tuhaf bir sessizlik, anlaşılmaz bir huzursuzluk var havada
Ne ay yoldaş bugün, ne de yıldızlar
Bulutlar kara bir toprak gibi kapatıyorlar sıska, korkudan titreyen bedenini
Karanlığın seni korkuttuğunu bilirim Jeremy
Şimdi de korkuyorsun
Korkuyorsun ve bu sefer ilk defa küçük bir çocuk gibi ağlamıyorsun
Bilirsin Jeremy
Korkunca
Ağzını bir kurtun uluması gibi büzer, o ince aralıktan çıkarırsın ses tellerine vuran korkuyu
Bu sefer ise tam büyük adam gibi korkman
Netametli
Sessiz
Ürperen tenini kesen ayaz değil bu korkun ya da karanlık
Demiştim tuhaf bir sessizlik, anlaşılmaz bir huzursuzluk var havada
Sen ise ilk defa yaşına inat
Koca bir çınar gibi kök salıyorsun okyanusların sessizliğine
Ses sustukça
Büyüyor köklerin
Korkun giderken gittikçe yayılıyorsun
Ve işte o zaman görüyorsun
Gökyüzünde uçan balonları
Sarı, yeşil, kırmızı
Uçuyor hayallerin karanlıkta
Bir fener oluyorlar
Ayazlı kış akşamına…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



